Sait Faik Abasıyanık Hikayesinin Bir Kısmına Devam Denemesi - Mehmet Ulukışla Kişisel Web Sitesi

Sait Faik Abasıyanık Hikayesinin Bir Kısmına Devam Denemesi

Gece saat on ikiyi on geçiyor. Taksim’de saatin altında tramvayı bekliyorum. Öyle olmasa, bu kadar ince eleyip sık dokumaya lüzum görmez; vakit gece yarısını geçmişti, derdim.

Epey oluyor. Baharın bu soğuk günlerinde, şu devam eden kıştan bir buz gibi gece, hatırıma geliyor. O zamanlar daha Camlı Köşk’ün camları ve hanende ilânlarının mavi ışığını üşüterek geçen buz gibi bir rüzgâr esiyordu. Benimle beraber belki ona yakın insan, gördükleri herhangi bir filmin rüyasını ayakta görüyor ve yataklarının ümit, hayat, güzel günler veyahut uykusuz, muharebeli geceler, sığınaklar düşündüren ılıklığına bir an evvel kavuşmak için bir türlü gözükmeyen tramvaya sabırsızlanıyorlardı. Ağzımdan su buharı fışkırıyor. Birbiriyle konuşanların arasına bir sis tabakası seriliyordu. Yatak şimdi bütün insanlar için, ekmek kadar azizdir. Yatak bir sevgili, yatak hatıra, yatak çocukluk, güzel rüya, yatak bir bahar, bir deniz kenarı, bir egzotik memleket; bu saniyede insana, dostlarım, yatak ne değildir ki…

Burnum yastıkta yorganım ağzım hizasında kirpi gibi büzülmüşüm; dalmak üzereyim: Bir şeyler, birtakım kuşlar tüylerini döküyor, bir ılık su damlıyor, içimi yıkayan bir çeşme var…

Tramvay hâlâ yok. Biraz daha yerimde yatağımı, uykuyu düşünsem belki de uyuyuvereceğim. Donmak üzere olan insanların tatlılığını içimde duymaya başladım. “Bari gideyim şu açık pastanede bir ıhlamur içeyim de sonra yatarım” dedim. Bir iki adım atmamıştım ki önüme bir adam dikildi. Rüzgârdan yalnız bir karartı gördüm. Sonra yüzüne doğru bir hortumdan çıkar gibi bir duman yayıldı: Adam konuşuyordu. Tatlı, munis bir Anadolu şivesiyle,

Sait Faik Abasıyanık

“Nereye gediysin hemşerim” dedi. Şivesinden ve ses tonundan anladığım kadarıyla Gaziantepliydi. Tütün sarısı bıyığı, deri yeleğinin ortasında kendini belli eden yaşına göre fazlaca kilosu, bir elinde oltu tesbihi ve diğer elinde her an çalacakmış gibi tuttuğu telefonuyla beni bir tanıdığına benzetmişçesine bakıyordu. Amcanın beni neden sorguladığını, benim nereye gittiğimin onun ne işine yarayacağını düşünmem yerine, hakikaten de nereye gittiğimi düşünüp cevap veremedim bir süre.

Tam olarak gideceğim semti kendim de bilmiyordum. Benim gibi tramvayı bekleyen genç öğrenci grubunun indiği yerde ben de inecektim. Tramvaydan indiğim yerde de sabahı bekleyip arayışlarıma devam edecektim. Tramvay ve otobüs duraklarındaki kalabalığı izleyecektim. Üniversite öğrencilerine hitap eden kırtasiyeleri gözleyecektim. Kampüs kantinine gidip öğrenci aktivitelerinin asıldığı gruplandırma listelerine bakacaktım. Öğle saatlerinde yemekhaneyi cepheden gören kafeteryaya gidip, sırtımı güneşe yaslayarak yemekhane giriş çıkışında onu bekleyecektim. Öğrenciler dağıldığında tekrar kalabalıkla birlikte tramvaya binip Beyoğlundaki ucuz bir otel odasının soğukluğuna kendimi bırakacaktım.

Tüm bu gideceğim ve sonunda bir yere ulaşamayacağım yerleri, karşımda büyük bir merak ve bendekinden daha ziyade bir arayış bakışı atan bu amcaya nasıl açıklayacaktım. “Bir yere gitmiyorum, hemen arkandaki pastaneye girip sıcak bir şeyler içeceğim.” Ben konuşmaya başlayınca gözünü tramvay durağındaki kalabalıktan ayırıp bir pastaneye baktı bir de bana öyle sessizce baktı. Davet etme gereksinimi hissederek: “Gel buyur üşümüşsün sokakta” dedim.

Pastanede ne içeceğini bilemeyip benim gibi ıhlamur sipariş etti. Tüm bu belirsizliklerle beraber muhabbete susamış ve susamışlığı geçsin isteyen biri gibi soru sorma sıramı yerine getirdim. “Sen kimi arıyorsun amca?” Etraftan geçen tüm gençlere tek tek bakan, duraktaki öğrenci kalabalığını süzen birisi elbette ki birini arıyordur. Üstelik elinde telefon her an birisi arayıp aradığı kişiyi bulduğunu söyleyecekmiş gibi bir haber bekliyordu. “Ben oğlumu arıyorum. O da bu civarda bir öğrenci evinde kalıyordu. Üniversite’de yanlış işlere karıştığını duydum. Son 20 gündür de haber alamıyorum” deyip yeleğinin cebinden fotoğrafını çıkardı. Amcanın görüntüsünden çok uzakta, top sakallı, uzun saçlı, hoyrat bir tarzı vardı. “Ben de buraların yabancısıyım, karşı yakadan geldim, sana yardımcı olmak isterdim” dedim. Polise de gittiğini ama henüz bir sonuç çıkmadığını söyledi.

Tramvay saati geldiği için kalktım. Hesabı bana ödetmedi. Adamcağızı oracıkta bırakıp gitmenin burukluğunu yaşadım inene kadar. Kalabalık öğrenci grubunun indiği durağın bir sonrasında onları takip ettiğimin anlaşılmaması için ben de indim. Havanın soğukluğu kendini fazlasıyla belli ediyordu. Mantomun içine iyice gömülerek öğrenci pansiyonların olduğu yere doğru yürümeye başladım…

Mehmet Ulukışla

Category